İnançlı Temlikte Zamanaşımının 10 Yıl Olduğuna İlişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı

Bu kararda inançlı işlem gereği devredilen şeyin iadesi için açılacak davalarda 10 yıllık zamanaşımının uygulanacağı konusu ile inançlı işlem ve muvazaa konuları aydınlatıcı şekilde tartışılmıştır.

 

YHGK 15.04.2011 2011/13-14 E. 2011/189 K.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık, gerek mahkemece ve gerekse özel dairece “muvazaa” olarak nitelendirilmiş ise de, inanan davacının, araç üzerindeki mülkiyet hakkını Bakanlar Kurulu Kararnamesinin engellemesi nedeniyle, belirli bir süre veya amaçla inanılan davalı oğluna geçirmesi, inanılan davalının da amaç gerçekleşince hakkı tekrar inanana devretmesi gerekirken bu yükümlülüğü yerine getirmediği iddia edilerek dava açılması, dikkate alındığında uyuşmazlığın inançlı sözleşme hukuksal nedenine dayandığı oyçokluğu ile kabul edilmiştir.

Mahkemece taraflar arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunun kabulü yerinde olmadığı gibi, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması suretiyle davanın bir yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle reddi de isabetsizdir.

Mahkemece yapılacak iş; taraflar arasındaki ilişkinin “inançlı işlem” olduğunun kabulü ile uyuşmazlığın buna göre çözümlenmesi; bu işlemler için zamanaşımı süresinin 10 yıl olduğu da gözetilerek işin esası hakkında yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde bir karar verilmesi olmalıdır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;

Çarşamba 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın “zamanaşımı nedeniyle reddine” dair verilen 3.3.2009 gün ve 2008/395 – 2009/93 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 1.2.2010 gün ve 2009/7301-876 sayılı ilamı;

(Davacı, otobüs satın aldığını, ancak emekli olması nedeniyle ticari plaka satın alamayacağından aracın oğlu olan davalı adına tescil edildiğini, ileride bu engel ortadan kalktığında, aracın kendi üzerine devredileceği konusunda anlaştıklarını, ancak engel ortadan kalktığı halde davalının otobüsü kendisine devretmediğini ileri sürerek, otobüse ödediği bedel olan 217.097.- YTL.nin tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, satın aldığı otobüsün davalı ile aralarındaki muvazaa sözleşmesi gereğince davalı adına tescil edildiğini, ancak daha sonra davalı tarafından otobüsün kendisi üzerine devredilmediğini belirterek, otobüs bedelinin tahsili talepli bu davayı açmıştır.

Mahkemece, BK.nun 66. maddesi gereğince bir yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı, kendisi tarafından satın alınan otobüsün adına tescili için yasal engeller olduğu için davalı adına muvazaalı olarak tescil edildiğini belirterek muvazaa hukuksal nedenine dayalı olarak bu davayı açmıştır.

Muvazaa iddialarında zamanaşımı olmayacağı için, davanın esasına girilip sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, davanın zamanaşımından reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Davacı, alacağın yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

Mahkemece zamanaşımı nedeni ile davanın reddine karar verilmiş, davacının temyiz istemi üzerine yukarıda belirtilen gerekçe ile mahkeme kararı bozulmuştur.

Mahkeme “…taraflar arasında muvazaalı işlem olduğu ancak davacı tarafın namı müstear iddiasını yazılı delil ile ispat edemeyeceğini ve dolayısı ile davaya konu olan ticari aracın geri alamayacağını öğrenmesi ile birlikte davacı lehine davalı uhdesinde sebepsiz zenginleşmeye konu olacak bir bedelin ortaya çıktığı, söz konusu bedelin tahsiline ilişkin talepte ise artık asıl hukuki ilişkinin kurallarının uygulanmasının mümkün olmayıp BK. 66. maddesinde tanımlanan şekli ile sebepsiz zenginleşmeye ilişkin hükümlerin uygulanması gerektiği ve Çarşamba 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2006/117 Esas sayılı dava dosyası ile açılan dava tarihi ile eldeki dava tarihi arasında geçen süre itibarı ile bu tür davalar için öngörülen (1) bir yıllık zamanaşımının da dolduğu” gerekçesi ile önceki kararda direnilmiştir. Hükmü davacı vekili temyize getirmiştir.

Uyuşmazlık; davanın hukuksal nedeninin tespiti ve sonucuna göre istemin zamanaşımına uğrayıp uğramadığının belirlenmesi, noktasında toplanmaktadır.

Taraflar arasındaki uyuşmazlığın hukuksal nedeninin tespiti için öncelikle “muvazaa” ve “inançlı işlem” kavram ve kurumlarının ortaya konulmasında yarar vardır:

İnançlı işlem, inananın (itimat edenin) bir hakkını belirli bir süre veya amaçla inanılana geçirmeyi, inanılanın da inananın emir ve talimatlarına göre kullanıp amaç gerçekleşince veya süre dolunca hakkı tekrar inanana devretmeyi yüklendiği sözleşmeler olarak tanımlanabilir (Özkaya Eraslan, İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Ankara 2004, s.25).

Yargısal Kararlarda ise inançlı sözleşme, inanılan tarafın elde ettiği hakkı, taraflarca güdülen amaç sona erdikten veya belirli bir süre geçtikten sonra inanana veya üçüncü kişiye devretme taahhüdünü içeren bir anlaşma olarak tarif edilmiştir (HGK, 13.5.1992 tarih, 1992/14-249 E. – 1992/323 K.).

İnançlı Sözleşme ile inanan (itimat eden) bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana (mutemede) devretmekte, borçlandırıcı bir sözleşme ile de inanılan kişinin hak ve yetkilerini sınırlandırmaktır. İnanılan hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca tekrar hakkı inanana iade etmeyi yükümlenmektedir.

İnançlı işlemleri doğrudan doğruya düzenleyen kanun hükümleri yoktur. İnançlı işlemler, kişinin kendisini gizlemek amacıyla yapılabileceği gibi teminat amacıyla veya alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla da yapılabilecek işlemlerdir.

İnançlı işlem, inanç sözleşmesi ve hakkın devri işlemi (kazandırıcı işlem olarak) olmak üzere iki temel unsurdan oluşmaktadır.

İnanç Sözleşmesi, inançlı işlemin hukuki sebebini, inanılanın salahiyet sınırlarını ve kapsamını, inançlı işlemin sona erme nedenlerini, inançlı işlemin sonra ermesinden sonra inanç konusu şeyin inanana devredilme biçimi ve koşullarını belirler. Bir başka deyişle bu sözleşme inanç konusu şeyin yeniden inanılana devir edilmesinin temelini oluşturur. İnanç sözleşmesinin geçerliliği kural olarak, herhangi bir biçim koşuluna bağlı değildir. İnanç sözleşmesi, 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK.)’nun genel hükümlerine bağlıdır.

Diğer bir unsur ise kazandırıcı işlem (yani hakkın devri) işlemidir.

Kazandırıcı işlem ile inançlı işlem konusu şey doğrudan inanan veya üçüncü bir kişi tarafından inanılana devredilir. Bu suretle, inanılanın mal varlığı zenginleşirken inananın mal varlığında aynı oranda azalma meydan gelmektedir.

İnançlı işlemde kazandırıcı işlemin şekli genel hükümlere tabidir. Bir başka anlatımla inanç konusunun devri, hakların devrine ilişkin kurallara göre yapılır.

Kural olarak devir edilebilir nitelikteki tüm haklar inançlı işleme konu olabilir. Bu itibarla kişiye sıkı sıkıya bağlı olan kişisel haklar ile aile miras hukukundan doğan hakların inançlı işlem ile devredilmesine olanak yoktur.

İnançlı işlem, aynı zamanda bir kazandırıcı işlem olduğundan öteki kazandırıcı işlemlerin tüm hüküm ve sonuçlarını doğurur. İnanç konusu mülkiyet veya hak inananın mülkiyetinden çıkar, inanılanın mal varlığına girer. İnanılan, bir malikin ve hak sahibinin yapabileceği tasarrufları yapma yetkisini kazanır.

İnanılan, inanç sözleşmesi ile inanç konusunu iyi bir şekilde muhafaza ve idare etmek, beklenen koşullar oluştuktan sonra da inanana iade etmek borcu altına girmiştir. Ayrıca inanana karşı ileri sürebileceği bazı haklar elde etmiştir. İnanılan, inanç konusunu özenle muhafaza ve kullanma yükümlülüğü altındadır. İnançlı kazandırma ile inanılan inanç konusu hakkın sahibi veya o şeyin maliki olmuştur. Bu nedenle hak sahibinin veya malikinin tüm yetkilerini kullanabilecek durumdadır. Ancak inanılan, inanç konusunun idaresindeki kusurlu davranışlarından dolayı BK.’ nun 99. maddesi uyarınca sorumludur.

İnançlı işlemler ile yapılan temlikler geçerli olup mülkiyet hakkı karşı tarafa geçmektedir. Bu itibarla inançlı işlem nedeniyle açılan davalarda davacı yolsuz tescile, başka bir anlatımla aynı hakka değil inanç sözleşmesinden kaynaklanan kişisel hakka dayanmaktadır. O halde davanın konusu taşınmaz olsa dahi bu dava ayni hakkı koruyan bir dava sayılmaz. Davada, inanç sözleşmesindeki kişisel hakka dayanıldığından, inançlı işleme dayanan davaların da zamanaşımına tabi olması gerekir.

İnançlı işlemler gibi, bu işlemlerin hangi zamanaşımına tabi tutulacakları da Kanunumuzda düzenlenmemiştir. Gerek bilimsel alanda gerekse uygulamada, inanç konusunun iadesine, inanç konusu üçüncü kişiye devredilmiş, inanılan elinden çıkmışsa tazminat talebine ilişkin dava hakkının Borçlar Kanunu’nun 125. maddesindeki 10 yıllık zamanaşımına tabidi olduğu ortaklaşa kabul edilmektedir.

Zamanaşımı, alacağın muaccel olduğu tarihte, başka bir anlatımla inanç konusu şeyin iadesi gerektiği tarihte işlemeye başlar. İade tarihi henüz gelmemiş inanılan, inanç konusunu elinde tutmakta haklı ise zamanaşımının başlamasına imkan yoktur.

Muvazaa ise: hukukumuzda öteden beri gerek öğreti ve gerekse uygulama alanında üzerinde çok durulan ve tartışılan bir konu olmasına karşın, pozitif hukukumuzda sadece BK.’nun 18. maddesinde yer almıştır.

Muvazaa, kısaca; tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla ve fakat gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmeyen, bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır.

Muvazaada taraflar bilerek, iradelerine uymayan, sadece görünüşte bir sözleşme yapmakta bu sözleşme ile gerçek irade ve amaçlarını gizlemektedirler. Muvazaa anlaşması ile de görünüşteki bu sözleşmenin hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacağını kararlaştırmakta veya görünüşteki sözleşmenin vasfını, taraflarını veya bir unsurunu değiştirmektedirler.

Tarafların görünüşteki sözleşmenin hiçbir hüküm ve sonuç doğurmayacağını kararlaştırıp ikinci (gizli) bir sözleşme yapmamaları haline mutlak (adi) muvazaa; ikinci (gizli) bir sözleşme yapıp görünüşteki sözleşme ile bu sözleşmeyi gizlemeleri haline ise nispi (mevsuf, vasıflı) muvazaa denilmektedir.

İki kurum arasındaki temel birkaç farklılığın da ifade edilmesinde fayda bulunmaktadır:

Muvazaalı Sözleşmelerde (mutlak muvazaa), taraflar muvazaa konusu şeyi devretmeyi hiç arzu etmedikleri halde inançlı sözleşmelerde devir gerçekten taraflarca istenmiştir.

Muvazaa tek taraflı veya iki taraflı sözleşmelerde mümkün olduğu gibi, hem borçlandırıcı hem de tasarrufi işlemlerde yapılabilir. Oysa inanç sözleşmesi hakkın kullanılması ile ilgili olduğundan ancak tasarrufi işlemlerde söz konusu olur.

Muvazaalı sözleşmelerde muvazaanın tespiti veya iptali için açılacak bir davada muvazaa varlığının ileri sürülmesi bir süreye bağlı değildir. İnançlı Sözleşmelerde ise inananın, inanç konusu malı inanılandan iade etmesini isteme hakkı, bir kişisel hak niteliğinde olduğundan 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK.)’nun 125. maddesine göre 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

İnanç Sözleşmesi; inanılanın yükümlülüklerini, inanç konusunun kullanılma ve tekrar iade koşullarını, düzenler. Buna karşın muvazaa sözleşmesi ise yapılan işlemin tamamen veya kısmen sonuçlarını ortadan kaldırır.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Davacı vekili; davacının İstanbul`da işletmekte olduğu taksi ve plakasını 295.000.00.- TL. bedelle sattığını, aynı tarihte Samsun-Çarşamba hattında iki minibüs plakasını satın aldığını, ancak o tarihte emekli olması nedeni ile Bakanlar Kurulunun 86/10553 sayılı kararının 3. maddesi gereği ticari plaka satın alamayacağı ve devir işlemi kendi adına yapılamayacağından, zaruri olarak işlemi oğlu olan davalı Murat Sezer adına yaptığını, bu plakaların trafik komisyonu kararı ile otobüs plakasına dönüşmesinden sonra tahsis edilecek plakayı kendi adına devir ve tescil etmek üzere de oğlu ile anlaştığını, satın alınan iveco marka küçük otobüsün davalı adına tescil edildiğini, bu işlemden sonra aracın davacı adına tescilini engelleyen Bakanlar Kurulu Kararnamesi hükümlerinin Danıştay tarafından iptal edildiğini, devir üzerindeki engel kalktığını, ancak davacı aracın kendi adına devrini istediğinde davalının devir talebini reddettiğini, davacının aracın kendi adına tescilini hükmen talep ettiğini, bütün mal varlığını bu aracın alımına harcadığını, bu nedenle davacının hiç değilse/ödediği sabit olan 217.097.- TL. alacağın yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesini, istemiştir.

Dava Dilekçesindeki bu anlatım dikkate alındığında; davacı inanan, şartları gerçekleştiğinde iade edilmek üzere (olayımızda Bakanlar Kurulu Kararnamesi engellemesinin kalkması halinde) araç üzerindeki mülkiyet hakkını davalı oğlu üzerine geçirmiştir. Ancak davalı, inanılan şartlar gerçekleşmesine rağmen hakkı iade etme yükümlülüğünü yerine getirmemiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında taraflar arasındaki uyuşmazlığın niteliği konusunda tartışmalar yapılmış; taraflar arasındaki uyuşmazlık, gerek mahkemece ve gerekse özel dairece “muvazaa” olarak nitelendirilmiş ise de, inanan davacının, araç üzerindeki mülkiyet hakkını Bakanlar Kurulu Kararnamesinin engellemesi nedeniyle, belirli bir süre veya amaçla inanılan davalı oğluna geçirmesi, inanılan davalının da amaç gerçekleşince hakkı tekrar inanana devretmesi gerekirken bu yükümlülüğü yerine getirmediği iddia edilerek dava açılması, dikkate alındığında uyuşmazlığın inançlı sözleşme hukuksal nedenine dayandığı oyçokluğu ile kabul edilmiştir.

O halde, mahkemece taraflar arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunun kabulü yerinde olmadığı gibi, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması suretiyle davanın bir yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra açıldığı gerekçesiyle reddi de isabetsizdir.

Mahkemece yapılacak iş; taraflar arasındaki ilişkinin “inançlı işlem” olduğunun kabulü ile uyuşmazlığın buna göre çözümlenmesi; bu işlemler için zamanaşımı süresinin 10 yıl olduğu da gözetilerek işin esası hakkında yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde bir karar verilmesi olmalıdır.

Bu nedenle; yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının BOZULMASINA, oyçokluğu ile karar verildi.

 

Usul Kurallarının Zaman Bakımından Uygulanmasında Derhal Uygulanırlık Kuralı Hakkında Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı

Bu içtihat metninde usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile derhal uygulamada usul işleminin tamamlanıp tamamlanmasının uygulamaya etkisi tartışılmıştır.

 

Hukuk Genel Kurulu         2018/502 E.  ,  2018/1049 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki “el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Batı 3. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 18.09.2012 gün ve 201/246 E., 2012/239 K. sayılı kararın incelenmesi davacı ve davalı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, karar Yargıtay 1. Hukuk Dairesince karar önce onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme isteminde bulunması üzerine de istem kabul edilerek onama kararı kaldırılmış ve 09.12.2013 gün ve 2013/13861 E., 2013/17433 K. sayılı karar ile:
“…Dava, çaplı taşınmaza el atmanın önlenmesi,yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar taraflarca temyiz edilerek, Dairece onanmış olup, davalı tarafından karar düzeltme isteğinde bulunulmuştur.
Dosya içeriğine ve toplanan delillere göre; dava 11.01.2011 tarihli dilekçe ile Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesine açılmış,anılan mahkemece verilen yetkisizlik kararı temyiz edilmeksizin 26.05.2011 tarihinde kesinleşmiştir.
Bilindiği üzere, 6100 s. Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 20. maddesine göre görevsizlik veya yetkisizlik kararı veren mahkeme bu kararında dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine karar vermekle yetinir. Dava dosyasını kendiliğinden (re’sen) görevli veya yetkili mahkemeye gönderemez. Dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesi ve davaya görevli veya yetkili mahkemede devam edilebilmesi için görevsizlik veya yetkisizlik kararının kesinleşmesinden itibaren iki haftalık süre içinde taraflardan birinin görevsizlik veya yetkisizlik kararını veren mahkemeye başvurarak tebligat yaptırması gerekir.
Buradaki iki haftalık süre hak düşürücü nitelikte olup, mahkemece re’sen gözetilir.
Somut olayda yetkisizlik kararı 26.05.2011 tarihinde kesinleştiği halde, Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.05.2011 tarihli yazısı ile dosyanın re’sen yetkili Sincan Asliye Hukuk Mahkemesine gönderildiği görülmektedir.
Hal böyle olunca, HMK’nin 20/1. maddesi dikkate alınarak davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken, işin esasının hükme bağlanması doğru değildir…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmiş, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, taşınmaza el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin mülkiyetinde bulunan taşınmazın bir bölümünün davalı tarafından izinsiz bir şekilde servis alanı olarak kullanıldığını ileri sürerek, haksız el atmanın önlenmesi ile yıkıma ve davacının uğradığı zararın belirlenerek tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, taşınmazın Etimesgut’ta bulunduğunu, bu nedenle Sincan Mahkemelerinin yetkili olduğunu belirterek yetki itirazında bulunmuştur.
Davanın açıldığı Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesince, yetkili mahkemenin taşınmazın bulunduğu yer olan Sincan Mahkemeleri olduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı verilmiş, kararın temyiz edilmeksizin kesinleşmesi üzerine dosya yetkili mahkemeye gönderilmiş, Sincan 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda ise davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Taraf vekillerinin temyiz isteminde bulunması üzerine karar Özel Dairece önce onanmış ise de davalı vekilinin karar düzeltme yoluna gitmesi üzerine bu kez onama kararı kaldırılarak, yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, olayda uygulanması gereken kanun hükümlerinin yetkisizlik kararının kesinleştiği tarihte yürürlükte bulunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri olduğu, HUMK’nın 193. maddesine göre yetkisizlik kararı üzerine dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi için yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye yapılacak başvurunun kural olarak bir dilekçe ile yapılacağı, ancak başvurma dilekçesi için bir şeklin öngörülmediği, on günlük süre içerisinde yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye başvurarak karşı tarafa yapılacak tebligat giderinin ödenmesinin de gerekli ve yeterli olduğu, tebligatın bu on günlük süre içinde yapılmasının şart olmayıp, gecikmiş olmasının davanın açılmamış sayılmasını gerektirmeyeceği, somut olayda da davacı tarafın yasal on günlük süre içerisinde mahkemeye başvurarak davetiye tebliğ giderini yatırdığı ve yasal düzenleme gereğini yerine getirdiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davacı ve davalı vekillerince temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: yetkisizlik kararının kesinleşmesi üzerine dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilebilmesi için yapılacak başvurunun dilekçe ile yapılması zorunluluğunun bulunup bulunmadığı, tebligat giderinin yatırılmış olmasının yeterli sayılıp sayılmayacağı, varılacak sonuca göre somut olayda davacı vekilince süresi içerisinde dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi talebinde bulunulup bulunulmadığı ve davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hemen belirtmek gerekir ki eldeki dava 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) yürürlükte olduğu 12.01.2011 tarihinde açılmış olup, dava derdest iken 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) yürürlüğe girmiştir.
Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi üzerine yargılamaya görevli ya da yetkili mahkemede devam edilebilmesi için yapılacak işlemler hakkında her iki kanun hükümleri farklı düzenlemeler içerdiğinden, uyuşmazlığın çözümü için öncelikle hangi kanun hükümlerinin olaya uygulanması gerektiğinin belirlenmesi gerekir.
Bilindiği üzere, usul hukuku alanında geçerli olan temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise usul hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olmasıdır.
Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken diğer bir husus da yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Çünkü bir usul işlemi tamamlandıktan sonra yeni kural yürürlüğe girerse tamamlanmış işlem geçerli olarak kalır. Buna karşılık bir usul işlemi henüz tamamlanmamış ise yeni kanun, kural olarak hemen yürürlüğe girecektir.
Nitekim 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın “zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448. maddesi;
“Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır.” hükmünü içermektedir.
Bu nedenle somut uyuşmazlığa uygulanacak hükümlerin belirlenmesi için uyuşmazlığa konu işlemin “tamamlanmış usul işlemi” niteliğinde olup olmadığı hususuna da değinilmelidir.
Belirtilmelidir ki dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bir davayı bütün olarak değerlendirip, bu konuda yeni kanunun etkili olup olmayacağı söylenemez. Yargılama sırasında yapılan bir usul işlemi ve kesiti tamamlanmış ise artık yeni kanun o usul işlemi hakkında etkili olmayacak dolayısıyla da uygulanmayacaktır.
Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez.
Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya bakıldığında, dava 1086 sayılı HUMK zamanında Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılmış ve 07.04.2011 gün ve 2011/17 E., 2011/127 K. sayılı karar ile mahkemenin yetkisizliğine, kararın kesinleşmesi ve talep hâlinde dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesine karar verilmiştir. Anılan karar taraf vekillerine tebliğ edilmiş ve temyiz edilmeyerek 26.05.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Dolayısıyla uyuşmazlığa konu usul işleminin yapılması gereken süre henüz 6100 sayılı HMK yürürlüğe girmeden, o tarihte yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK zamanında dolmuştur. Böyle olunca uyuşmazlığın çözümünde uygulanması gereken kanun hükümlerinin HUMK’nın ilgili hükümleri olduğu kuşkusuzdur.
1086 sayılı HUMK’nın ilgili 27. maddesi ise “Mahkeme vazifedar veya salahiyettar olmadığından dolayı dava arzuhalinin reddine karar verdiği takdirde arzuhali ve dava dosyasını ait olduğu mahkemeye gönderir ve yeniden harç alınmaz.” hükmünü içermektedir.
HUMK’nın 193. maddesi de;
“Davacı, iptaline karar verilen dilekçenin yerine yeni bir dilekçe düzenleyip vermek zorundadır.
Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi üzerine davacının karşı tarafa görevli veya yetkili mahkemede tebligat yaptırması zorunludur.
Her iki hâlde kararın kesinleşmesi tarihinden itibaren on gün içinde yeniden dilekçe verilmesi veya yeniden çağrı kâğıdı tebliğ ettirilmesi gerekir.
Aksi takdirde dava açılmamış sayılır. Kanunda belirtilen ayrık hükümler saklıdır.” hükmünü amirdir.
Anılan madde hükümleri uyarınca yetkisizlik kararı veren mahkeme, yetkisizlik kararında “dava dosyasının talep hâlinde yetkili mahkemeye gönderilmesine” karar vermekle yetinir. Dava dosyasını kendiliğinden yetkili mahkemeye gönderemez. Dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilebilmesi ve davaya yetkili mahkemede devam edilebilmesi için davacının yetkisizlik kararının kesinleştiği tarihten itibaren on günlük süre içinde yetkili (ya da yetkisizlik kararını veren) mahkemeye dilekçeyle başvurması veya davalıya çağrı kağıdı çıkartarak tebligat yaptırması gerekmektedir. Aksi hâlde dava açılmamış sayılır.
Görevli veya yetkili mahkemeye başvurma süresi on gün olup, bu süre hak düşürücü niteliktedir. Bu nedenle mahkemece kendiliğinden gözetilmesi gerekir.
Yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye başvuru bir dilekçe ile olur. Ancak HUMK’nda bu dilekçe için bir şekil öngörülmemiştir. Bu dilekçe bir dava dilekçesi olmayıp, dilekçede davanın yetkili mahkemede görülmesi için gerekli işlemlerin yapılması istenir.
Sözü edilen on günlük başvuru süresi içinde yetkili (veya yetkisiz) mahkemeye başvurarak, karşı tarafa yapılacak tebligat giderinin ve varsa dosya gönderme masrafının ödenmesi gerekli ve yeterlidir.
Davacı, yetkisizlik kararı kesinleşmeden yani on günlük başvuru süresi henüz işlemeye başlamadan önce de başvurusunu yapabilir, bu başvuru da geçerlidir. Keza, bunu engelleyen bir kanun hükmü bulunmamaktadır.
Yukarıda belirtildiği gibi yetkisizlik kararının kesinleşmesinden itibaren on gün içinde yetkili (veya yetkisizlik kararını veren) mahkemeye dilekçeyle başvurulmadığı veya çağrı kağıdı çıkarılmadığı takdirde dava açılmamış sayılır.
Somut uyuşmazlık bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde; Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 07.04.2011 gün ve 2011/17 E., 2011/127 K. sayılı yetkisizlik kararının 26.05.2011 tarihinde kesinleştiği, anılan mahkemenin 27.05.2011 tarihli yazısı ile dosyayı yetkili Sincan Asliye Hukuk Mahkemesine gönderdiği, davacı vekilince dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi talebini içeren bir dilekçe dava dosyası içerisinde bulunmamakta ise de, gönderme yazısı ekindeki açıklamadan karşı tarafa yetkili mahkemede tebligat yaptırmak için gerekli tebligat giderinin davacı tarafça yatırıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, HUMK’nın 193. maddesinde öngörülen usul işleminin on günlük hak düşürücü süre içerisinde yerine getirildiği ve davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşmadığı açıktır.
Hâl böyle olunca, yukarıda açıklanan hususlara değinen ve HUMK’nın 193/son maddesi uyarınca davanın açılmamış sayılması koşullarının oluşmadığını kabul eden direnme kararı yerindedir.
Ne var ki, bozma nedenine göre davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup davacı ve davalı vekillerinin davanın esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 8. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.05.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

Yasa Değişikliğinden Önce Başlatılan İcra Takibi Yönünden Borçlu Olmadığının Tespitini İsteyen Davacı Aleyhine Davanın Reddi Halinde Yüzde Kırk Oranında Tazminata Hükmedilmesi Gerektiği

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2017/19-908

K. 2017/900

T. 3.5.2017

2004/m.72/5

DAVA : Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 39. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.07.2012 gün ve 2012/22 E., 2012/190 K. sayılı kararın tarafların vekilleri tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 01.04.2013 gün ve 2012/14839 E., 2013/5548 K. sayılı kararı ile;

( … Dava, davalı tarafından takibe konulan senetten dolayı davacının, taraflar arasındaki protokol kapsamında adi kefil olduğu, muacceliyet şartının gerçekleşmediği, senedin protesto edilmediği, iddialarına dayalı menfi tespit davasıdır.

Davalı vekili, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davaya konu alacağın muaccel hale geldiği, davacının takip konusu bonoda ciranta olduğu gibi taraflar arasındaki protokolün 4. maddesinde sıralı bonoların üçüncü kişiler kefilliğinde yapılandırılacağının belirlendiği, bu şekilde kefilin borçlu ile birlikte dayanışmalı kefil, dayanışmalı ortak olarak borcu ödemeyi üzerine aldığının anlaşıldığı, bu durumda alacaklının borçluya ve rehinleri paraya çevirmede de kefile karşı müracaat edebileceği, davacının adi kefilliğinden söz edilemeyeceği, ayrıca sıralı bonolardan bir kısmının ödenmesi karşısında davanın reddi gerektiği, tedbir kararı verildiğinden davalı vekilinin tazminat talebinin kabulü gerektiği gerekçeleriyle davanın reddine, davalının tazminat talebinin kabulüyle %20 tazminatın ( 75,225 TL) davacıdan tahsili ile İİK’nun 72/4. maddesi gereğince davalıya ödenmesine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

1-) Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-) Davalı vekilinin temyizine gelince; davalı alacaklı 11.03.2011 tarihinde İstanbul 14. İcra müdürlüğünün 2011/4562 Esas sayılı dosyası ile takibe geçmiş olup, davacı 24.01.2012 tarihinde işbu menfi tespit davasını açmıştır. İİK’nun 72/4. maddesi hükmü ve takip tarihi gözetildiğinde, davalı yararına %40 oranında tazminata hükmedilmesi gerekir iken, 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren ve yürürlük tarihinden önceki takiplerle ilgili tazminat oranları yönünden uygulama yeri bulunmayan 6352 Sayılı Yasayla getirilen değişiklik gözetilerek %20 oranında tazminata hükmedilmesi doğru değildir…),

Gerekçesi ile hüküm bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava; menfi tespit istemine ilişkindir.

Davacı vekili davalı tarafça müvekkili hakkında 20.04.2011 tarihinde başlatılan icra takibi yönünden borçlu olunmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili borçtan sorumluluğun bulunmadığına yönelik iddiaların hukuka uygun olmadığını belirterek davanın reddinin ve davacı borçlunun tazminata mahkum edilmesinin gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece davanın reddine ve alacağın %20’si oranında tazminatın davacıdan tahsili ile davalıya verilmesine karar verilmiştir.

Taraf vekillerinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarda karar başlığında yazılı sebeple davalı lehine bozulmuştur.

Yerel Mahkemece tazminat oranındaki yasal değişikliğin 6352 Sayılı Kanun’un 38. maddesiyle 2004 Sayılı İcra ve İflas Kanununa eklenen geçici 10. madde kapsamında kalmadığı, zira bu tazminatın bir takip işlemi sayılamayacağı gibi, bozma kararında belirtilen hususun ancak itirazın iptali davalarında uygulanabileceğini, menfi tespit davalarında icra takibine borçlu tarafın istemi üzerine konulan ihtiyati haciz sebebiyle alacaklının uğramış olduğu varsayılan zarara yönelik bir tazminat mahiyetinde olduğu gerekçesi ile direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 6352 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 05.07.2012 tarihinden önce başlatılan icra takibi yönünden borçlu olmadığının tespitini isteyen davacı aleyhine davanın reddi halinde yüklenecek tazminatın İcra ve İflas Kanununa eklenen geçici 10. madde kapsamında takip işlemi olarak kabul edilip edilmeyeceği, burada varılacak sonuca göre yerel mahkemece borçlu aleyhine alacağın % 20’si oranında tazminata hükmedilmesinin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

2004 Sayılı İcra ve İflas Kanunu ( İİK)’nun ‘menfî tespit ve istirdat davaları’ başlıklı 72. maddesinin 5. fıkrası:

“Dava borçlu lehine hükme bağlanırsa derhal takip durur. İlamın kesinleşmesi üzerine münderecatına göre ve ayrıca hükme hacet kalmadan icra kısmen veya tamamen eski hale iade edilir. Borçluyu menfî tespit davası açmaya zorlayan takibin haksız ve kötü niyetli olduğu anlaşılırsa, talebi üzerine, borçlunun dava sebebi ile uğradığı zararın da alacaklıdan tahsiline karar verilir. Takdir edilecek zarar, haksızlığı anlaşılan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olamaz” hükmünü içermektedir.

02.07.2012 tarihli ve 6352 Sayılı Kanun’un 15. maddesiyle, 72. maddenin beşinci fıkrasında yer alan “yüzde kırkından” ibaresi “yüzde yirmisinden” olarak değiştirilmiştir.

Somut olayda 6352 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce başlatılan icra takibi yönünden borçlu olmadığının tespitini isteyen davacı aleyhine davanın reddi halinde %40 oranında tazminata hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır.

Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 03.05.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

İnşaat Hukuku

İnşaat sektöründe, yap-işlet -devret projeleri, kamu ve özel sektör ihaleleri, imtiyaz sözleşmeleri, ortak girişim anlaşmaları, inşaat sözleşmeleri, alt yüklenicilik sözleşmeleri, lisans anlaşmaları, proje yönetimi anlaşmaları, işletme yönetimi anlaşmaları, sözleşme yönetimi, dava yönetimi ve gerektiğinde yargılama ve tahkim yoluyla uyuşmazlıkların çözülmesi konularını kapsayan nitelikli bir tecrübe birikimine sahibiz.

Büromuzun yönetici ortağı olan Hikmet Kasaroğlu, Büromuza ortak olmadan önce 1990-1997 yılları arasında, sadece Türkiye’nin değil dünyanın önde gelen inşaat şirketlerinden biri olan Gama Endüstri Tesisleri İmalat ve Montaj A.Ş’de çalıştığı 7 senelik dönem boyunca bu alanda önemli bir tecrübe edinmiş ve kazandığı tecrübe ve bilgi birikimini Büromuza taşımıştır.

Uzun yıllardır inşaat sektöründe çalışan birçok büyük şirketi temsil etmiş ve petrol, gaz, baraj, enerji üretimi tesisleri ve diğer altyapı projeleri ile birçok farklı üretim tesisinin inşaatı da dâhil olmak üzere Türkiye’de gerçekleştirilen büyük ölçekli alt yapı projelerine hizmet vermiş olan Büromuz, bu alanda hatırı sayılır bir tecrübeye sahiptir.

Müvekkillerimiz arasında, büyük ölçekli yüklenici ve taşeron firmalar, proje geliştiricileri ile kamu ve özel sektörde faaliyet gösteren tüzel kişiler bulunmaktadır.